Kızıl Celâlleddin
Coşku yavaş yavaş sönmüştü. Sonbaharın serinliği artık kendisini gece ve gündüz ayırt etmeksizin hissettiriyordu. Soğuyan hava, artan yağışlar Dersaadet sokaklarını ıslatıp ferahlatırken, boğazları durmaksızın kuruyan, ıslah ve iflah olmaz sarhoşlar, külhanbeyleri meyhaneleri dolduruyor, soğuk ve yağmur dinlemeden anında dolan ve boşalan çinko maşrapaların çınlaması kalabalığın sesi içinde kayboluyordu. İskeleye yakın bir yerde inşa edilmiş, taştan bu meyhane denizcilerin haliyle en çok tercih ettiği meyhaneydi. Şarabının tadıyla ünlenmiş bu meyhanenin adı Uzbilen idi. Talat oğulları ailesinin dört kuşaktır işlettiği ve şarabıyla ünlenmiş bu aile buranın müdavimleri için adeta kutsal kişilerdi. Ailenin dördüncü kuşağından olan Talat oğlu Alâeddin Bey şimdi Uzbilen’i işletmekteydi ve hala da şaraplarının tadı iki yüz sene öncesiyle aynıydı. Zaman zaman kendini bilmez sarhoşların “Dersaadet’in camii Uzbilen ise, resûlü de Alâeddin’dir!” demesi üzerine alçak gönüllü Alâeddin Bey’in “Hâşâ! O nasıl söz mirim?” diye sakin sesi ile cevap vermesi ve tebessüm etmesi de birçok başkentlide hayranlık uyandırmıştı. Kırklı yaşlarını yeni yeni geçen Talat oğlu Alâeddin Bey, kırlaşmış sakalı, düşük yanakları ama hep gülen kahverengi gözleriyle Uzbilen’e gelenleri ilk karşılar ve onların bir yer bulmasına yardım ederdi. Meyhane neredeyse her gece taşacak derecede dolu olurdu. Böyle durumlarda saygın müşterilerine yer bulmak için bazılarını dışarı atmak zorunda kalırdı. Artık işin suyunu çıkarmış, etrafa rahatsızlık vermeye başlayan sarhoşların Uzbilen Meyhanesi’nde yeri yoktu. Alâeddin Bey bunlara hiç fırsat vermez, yaklaşık iki yüz senedir belirli bir kaliteyi koruyan baba yadigârı ekmek teknesinin böyle çapulcular tarafından kirletilmesine müsaade etmezdi. Ta Konya’dan, Bursa’dan bile sadece Uzbilen Şarabı’nı içmeye gelenler vardı. Alâeddin Bey’in dillere destan cömertliği, misafirperverliği ve şarabının ünü Osmanlı sınırları dâhilinde artık bir marka olmuş, hep beraber anılıyordu.
Tam ismiyle Talat oğlu Muhammed Alâeddin Bey’in babası Talat oğlu Orhan Bey’in oğluna bu iki ismi koymasında elbet bir hikmet vardı. Elli senelik tüccarlık hayatında daha bir kere bile bir oyun yapmamış, haklının hakkını daima vermiş, haksızın karşısında durmuş, tüyü bitmemiş yetimin rızkına göz koymamış, dürüst bir adamdı. Şimdi göğsüne kadar uzanan aksakalı ile yetmiş yaşını devirmiş, selam verdiğinde selamını almayanın uğursuz sayıldığı bir mübarekliğe ulaşmış bir zat olan Orhan Bey en büyük oğlu doğduğunda Uzbilen Meyhanesi’nde üç gün boyunca bedava içki dağıtmış ve gördüğü bütün fakirlere hayır yapmıştı. Soylarını devam ettirecek oğluna isim koymaya geldiğinde ise onun hem dürüst, güvenilir ve erdemli biri olmasını ama bir o kadar da cesur ve öncü olmasını diliyordu Allah’tan. Bu yüzden ona önce Muhammed adını verdi, daha sonra Selçuklu hükümdarı Alâeddin Keykubad’ın ismini de ekledi ve “Dilerim adın gibi kişiliğin de onlara benzesin, ey oğul!” diye dua ettikten sonra kulağına ezan okuyarak ismini koymuştu oğlunun. Alâeddin ise tam babasının dilediği gibi erdemli ve cesur bir tüccar çıkmıştı. Zamanı geldiğinde ise Uzbilen Meyhanesi’ni gözü arkada kalmadan ona bırakmış ve kendi evinde kızlarıyla ve karısıyla inzivaya çekilmişti.
Yine soğuk bir Kasım gecesiydi ama gaz lambaları ile loş bir şekilde aydınlanan Uzbilen Meyhanesi, çıtırtılar saçarak yanan sobası ve insanın içini o sobadan daha çok ısıtan sıcak muhabbetleriyle yine insanlarla dolup taşıyordu. Meyhanecinin hemen yanında Uzbilen’in müdavim sarhoşları dizilmiş, ceplerindeki son akçeleri de şarap maşrapalarına yatırıyordu. Alâeddin Bey’in bu sefer önemli konukları vardı. Yeniçeri ağası Nizameddin Ağa, subaşı Halil Bey ve kadı Mahmud Efendi de bu gece Uzbilen Meyhanesi’ni şereflendirmişti. Alâeddin Bey onları başköşeye oturtmuş, sürekli ikram yapıyor, isteklerini soruyor ama bütün bu misafirperverliği yaparken asla dalkavukluğa kaçmıyordu. Yeniçeri ağası Nizameddin Ağa bundan önce birçok savaşta özel başarılar kazanmış bir kahramandı. Altı ayaktan fazla olan boyu, gece gibi karanlık pos bıyıkları ve kalın mı kalın kaşları ve sert bakışlarıyla karşısındakilerin içinde hemen korku uyandırırdı. Nizameddin Ağa aslında çok eskiden Dersaadet’in en bilinen külhanbeylerinden biriydi. Heybetinden korkmayanların sayısı yok denecek kadar azdı. Fazla konuşmaz, padişahın buyruklarını yerine getirmekten şeref duyar, dalkavukluğa asla fırsat vermez bir yiğitti. Bugüne kadar hiç evlenmemişti. Kimse de onun gönül işleriyle alakadar olduğunu sanmıyordu. Ne bilinen kardaşları vardı, ne de anası babası. Eşi dostu da pek yoktu. Ailesinden kaldığı varsayılan eski bir evde oturuyordu. Ne yer ne içer kimse bilmezdi. Bugüne kadar ne bir tebessümünü ne de bir gözyaşını gören olmuştu Nizameddin Bey’in. Külhanbeyi iken sağa sola sataşmak yerine sözde külhanbeylerinin icabına bakmakla görevlendirmişti kendini. Bu yüzdendir ki, saray erkânı onu istemiş ve bilhassa Vezir-i Âzam Damat Çelebi Lütfi Paşa: “Böyle bir yiğidin sokaklarda o sefillerle uğraşmasına mani olmalıyız! Tez zamanda onu devlet hizmetine alınız!” diye buyurmuştu. Nizameddin Bey böyle bir görevi büyük bir şerefle kabul ettiğini belirtmiş ve Kur’an-ı Kerim’e el basarak Yeniçeri ağası olmuştu. Başarıları nedeniyle Divan-ı Hümayûn’dan İftihar-ı Hümayûn nişanını almış ama bununla hiç bir zaman övünmemiş bir zattı.
Öte yandan subaşı Halil Bey ve kadı Mahmud Efendi’nin geçmişlerinin o kadar parlak olmadığı söylenir bazı rivayetlere göre. Kimine göre subaşı Halil Bey, Beylerbeyi Defterdarı iken usûlsüzlük yaptığı için elinin kesilmesine karar verilmiş ama zamanında işlerini yaptığı bir takım büyükleri tarafından sadece rütbesinin düşürülmesine karar verilmişti. Halil Bey artık devletin önemli görevlerinde yer alamayacak, sadece subaşılık yapacaktı. Kimilerinin rivayetine göre de Halil Bey yıllar önce sarhoş iken öz kız kardeşi ile cinsi münasebette bulunmuş ve bu yüzden de başına ne geliyorsa bu eski iğrenç eyleminden dolayı geldiği söylenmekteydi. Velhasıl Halil Bey’in çok da hırlı bir zat olmamasına rağmen hala devlet görevinde olması da kimi aydınlar tarafından hala tenkit edilmekteydi.
Kadı Mahmud Efendi ise Kur’an-ı Kerim’i hatmetmiş olmasına rağmen, özellikle ehl-i dubara denilen sahtekâr takımının çok sevdiği bir kişi idi. Davalılardan ya da davacılardan asla rüşvet akçe almaz, haram para yemeyeceğini üstüne basa basa söylerken, bir yandan da “Yahu şunun şurasında Cenab-ı Hakk’ın ve Divan-ı Hümayûn’un kanunî eli kolu sayılırız. Biz olmasak te ücra köşelerine nasıl yetişecekler güzel Dersaadet’in? Ama hala karın tokluğuna talim ediyoruz. Baksanıza şuraya, yemenilerim bile parça parça oldu. Sizler ‘Ey kadı efendi! Sen daha kendine bakamazken, bizim hakkımızda nasıl hayırlı ve adil bir karar verirsin?’ demez misiniz a mü’minler?” diye sitemkâr bir eda ile hayıflanır, davanın bir diğer celsesinde ise en güzel yemenileri en çabuk getiren ne hikmetse davayı kazanırdı. Her davaya bakmadan önce davalıyı ve davacıyı biraz bekletir, daha sonra karşılarına kıpkırmızı dudaklarla çıkardı. Mahmud Efendi konuştukça etrafı keskin bir alkol kokusu sarardı. Her ikisini de dinledikten sonra uzun uzun konuşan Mahmud Efendi, bir süre sonra “Yahu sabahtan beri konuşuyorum, tek kelam etmediniz ‘Kadı efendi sen de ne kadar dayanıyorsun bu kadar konuşmaya? Vallahi billahi ben konuşsam bu kadar dilim damağım kurur, birbirine yapışır, maazallah bir daha sesim çıkmaz!” diye! Bizim halimizi devlet zaten düşünmüyor. Cenab-ı Hakk da öbür dünyada yeterince düşünür dilerim,” der ondan sonra kendisinden müsaade isteyen sahtekârın koca bir fıçı şarabı getirip kapısına dayamasıyla davayı sonuçlandırır, adaletin yerini bulmasını sağlardı. Ağzından hiç bir zaman “Cenab-ı Hakk, hâşa, maazallah, vallahi billahi” kelimelerini düşürmez, her konuyu Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif’e göre tefsir etmeye çalışır ve anlaşılması güç yollardan doğruluğunu sağlar, onu dinleyenleri şaşırtırdı. İşin garibi, onu dinleyenler ne kadar şaşırsa da kadı Mahmud Efendi’ye o kadar hak verirlerdi.
Velhasıl, nasıl olduysa bu üç adam bu gece muhabbet etmek için Uzbilen’i seçmişlerdi.
Kalabalık gittikçe artıyor, Nizameddin Ağa, Halil Bey ve Mahmud Efendi’nin köşesine giden tabaklar ve bardaklar boşalmadan yenileri gidiyordu. İkram iyiydi hoştu lâkin namuslu ve dürüst bir insan olan Nizameddin Ağa bu durmak bilmeyen ikramdan rahatsız olmaya başlamış, kendini borçlu hissetmeye başlamıştı. Yeni tanıştığı ve onun gibi devletin bekâsı için çalışan yarenlerine döndü:
“Bre yiğitler, yahu bu iş nasıl bir iştir ki tabaklarımız boşalmadan yenisi geliyor, içtiğimiz şaraplar midemize inmeden yenileri geliyor. Sakın ola bu adam bizden bir şey istemesin denginde?” diye sordu o gür sesiyle. Önüne gelen tavuk butlarını görmemişler gibi yiyen subaşı önce bıyıklarını sildi, daha sonra da elini kavuğuna sürdü.
“Yahu ağam! Sen üzümünü ye, bağını sorma gayrı. Bundan kelli bizden bir de para mı isteyecek? Biz burada birer devlet görevlisiyiz. Biz olmasak onlar ne yapabilir? Takma kafana,” dedi ağzından tavuk parçaları saçarak. Kadı efendi yine şarap maşrabalarını ard arda yuvarlamış, pancar rengine dönmüş suratıyla gayet sakin bir şekilde yemeğini yiyordu.
“Vakti zamanında Peygamber Efendimiz,” sözünün arasına geçiştirmek için belli belirsiz bir ‘sallallahü aleyhi vesellem’ ekleyerek devam etti: “Medine’ye bir ziyarette bulunduğunda, ev sahipleri ona türlü türlü yemekler çıkarmış ve ardı arkası kesilmeyen ikramlarla harikulade bir ziyafet çekmiştir. Yanındakilerden birisi aynı senin gibi utanmış ve rahatsızlığını dile getirmiştir. Lâkin Peygamber Efendimiz de ona ‘Asıl sana yapılan ikramı çevirmek günahtır,’ demiştir. Sen gönlünü ferah tut Nizameddin Ağa,” dedikten sonra yeni doldurulan şarap maşrabasını kafasına dikti. Şarabı bir dikişte bitirdikten sonra aksakallarına dağılan kırmızılığı da eliyle silerek gidermeyi unutmadı. Nitekim Yeniçeri ağasının içi rahat etmemişti. Lâkin bir yandan da kutsal kitabı hatmetmiş birinin söylediklerine de karşı çıkmak istemedi. Yine de gönlünü ferah tutmak için gelen ikramlardan mümkün olduğunca az tüketmeye özen gösterdi.
Son bir kaç gündür sürekli meyhaneye gelen bir adam Alâeddin Bey’in dikkatini çekmişti. Üzerinde eski püskü kıyafetler vardı ama pek de Osmanlı kıyafetlerine benzemeyen, daha çok Frenklerin kıyafetlerini andıran denizci kıyafetleri vardı adamın üstünde. Saçları ensesine kadar uzundu ve kırlaşmaya başlamıştı. Alnından dökülen saçlar nedeniyle alnı oldukça açıktı ve gaz lambalarının ışığında bile fevkalade parlıyordu. Uzayan favorilerini aşağıya doğru ince bir çizgiyle indirmiş ve ince bir sakal elde etmişti. Bu ince sakalı yine ince bir bıyık tamamlıyordu. Doğrusu bugüne kadar değil Osmanlılar, hiç bir Müslüman erkekte böyle bir sakal görmemişti. Büyük ihtimalle Frengistan’dan gelmişti. Belki buraya bir iş için uğramıştı, bir kaç gün kalması gerekliydi ve yapacağı bir şey olmadığı için Uzbilen Meyhanesi’nde vakit öldürüyordu. Alâeddin Bey bu durumu anlayışla karşıladı ve düşündü. Üstündeki elbiselere bakılırsa adam çok yoksuldu. Yalnız o eski elbiselerin üstünde insanın gözünü alabilecek derecede parlayan büyük bir nişan vardı. Osmanlı nişanlarından değildi bu kesinlikle. Nişan o kadar sade ve güzeldi ki, en süslü Osmanlı nişanları hatta mücevheratı bile bu zarafeti yakalayamazdı. Evet, adam kesinlikle Türk değildi. Alâeddin Bey Osmanlı topraklarına yayılmış olan cömertliği ve misafirperverliğini belki de bu adamla bütün Frengistan’a duyurabilirdi. Meyhanecinin yanına gitti ve kısık bir sesle:
“Şu adamı görüyor musun?” diye sordu yabancı adamı işaret ederek. Meyhaneci başını salladı. “Güzel. O adama bu akşam ikram olarak beş maşraba şarap, iki tabak en güzel yemeklerimizden verin. Hiç bir ücret talep etmeyin, ödemeye çalışırsa sakın almayın,” dedi ve sırtını sıvazladı. İşte her şey bu kadar kolaydı. Bundan sonra bu adamın memleketine döndüğünde herkese ‘Yahu Osmanlı’da beklerken iskelede Uzbilen diye bir meyhaneye gittim. Oranın sahibi Alâeddin Bey bana çok cömert davrandı, sürekli ikramda bulundu. Yolunuz düşerse mutlaka gidin!’ diye meyhanesini ve kendisini öveceğinden adı gibi emindi.
Saat biraz daha ilerledikten sonra fasıl başlamıştı. Çalgıcılar en oynak havaları çalarken, masaların yanında oynayan zennelerle eğlence doruğa çıkmıştı. Dinleyenlerin kimi oyun havalarına erkekçe katılıp oynuyor, alkışını alıyordu. Tabi arada bir dansözlere masalardan sarkan bazı sarhoşlar da oluyordu ki bunlar anında meyhanenin güçlü kuvvetli yanaşmaları tarafından yaka paça dışarı atılıyorlardı. Taş bina müzik sesiyle inlerken, keyifli muhabbetler Uzbilen’in enfes şarabıyla coştukça coşuyordu. Alâeddin Bey neredeyse her gün gördüğü bu manzaraya alışmıştı. İnsanları eğlenirken, iyi vakit geçirirken görmek hoşuna gidiyordu. Kimi zaman dertliler de buraya gelip içerek efkârlanıyorlardı ama bu eğlenceye hangi yürek dayanırdı ki! Gemilerinin ve tayfalarının iflahı kesildiği o gün Preveze’den dönüşte Andrea Dorya buraya gelmiş olsa onun da dertlerini unutacağını, hatta her gün bu eğlence, bu muhabbeti yaşamak için buralara yerleşeceğini bile düşünürdü. Bu manzarayı her gördüğünün gecesi yatmadan önce Cenab-ı Hakk’a dua eder, ona böyle bir ekmek teknesi bıraktığı için babasına duyduğu minneti tekrar tekrar aklından geçirir ve ailesiyle dostlarının başına bir zeval gelmesin diye yalvarırdı. Alâeddin Bey her zamanki gibi bu güzel manzarayı izlemek için kendine ayırttığı uzak köşedeki masayı hazırlattı. Rakısını ve şarabını getiren yanaşmalara âdeti olarak bir kaç akçe verdi ve mezelerini beklemeye başladı. Neyse ki bu gece bir kavga çıkmayacakmış gibi görünüyordu. Eğer itiraf etmesi gerekirse bazı zamanlar o kavgalar dahi Alâeddin Bey’in hoşuna gidiyordu. Sarhoşların tatlı sert birbiriyle itişmesinin sonu her zaman tatlıya bağlanıyordu gerçi. Masasında önce rakısını koydu, ardından üstüne şarabı ekledi. Rakıyı asla su ile içmezdi. ‘Madem bir günah işliyorsun, bari helali araya karıştırma,’ demişti babası ona zamanında. Babasına da dedesi demişti bunu ve Talatoğullarının adeta bir kıstası haline dönmüştü kuşaklar arasında. O da bu geleneği yaşatıyordu. İçkisinden bir yudum aldıktan sonra kapıdan içeri birisinin girdiğini gördü. Uzun yıllardır dostu olduğu Aleko Paşa gelmişti.
“Aleko! Bu tarafa mirim!” diye bağırdı Alâeddin Bey. Başını ona doğru çeviren Aleko Paşa ince bıyığının altından gülümseyerek ona yaklaştı ve masasına oturdu. Eski bir başkentli olan Rum kökenli Aleko Paşa ile Alâeddin Bey yaklaşık on senedir dosttu. Beraber sayısız kez içki içmişlerdi. Zor günlerinde birbirlerine yardımcı olmuşlardı. Aleko Paşa kimine göre bir Bizans mirasyedisiydi. Alâeddin Bey’e göre ise alın teriyle para kazanmış bir zattı. Kimileri onun iflah olmaz bir cimri olduğunu düşünürken, Alâeddin Bey onun sadece binbir zorlukla kazandığı parasına biraz fazla değer veren biri olduğunu düşünüyordu. Yıllardır ticaret yapıyordu Aleko Paşa. Tek bir pazarda değildi, her türlü eşyanın ticaretini yapıyordu. Dinine bağlı bir Hristiyandı. Alaeddin Bey onun da kendisi gibi dürüst biri olduğuna canı gönülden inanıyordu.
“Nasılsın mirim?” diye coşkuyla sordu Alâeddin Bey. Aleko Paşa her zamanki bıyık altı gülümsemesi ile gözlüklerini düzeltti ve cevap verdi:
“Nasıl olalım Alâeddin Paşam? Alıp satmadan başka bir şey anlamayız ki! Ha bir de şaraptan biraz anlarız.” Alâeddin Bey yanaşmalardan birine işaret etti ve çocuğun fırlamasıyla şarabı getirmesi bir oldu. Aleko şaraptan uzun bir yudum aldı ve o müthiş tadı biraz ağzında sakladı.
“Şu mereti nasıl yapıyorsunuz vre?” diye keyifle sordu. Alâeddin Bey gevrek bir kahkaha ile karşılık verdi ona.
“Vallahi meslek sırrıdır mirim, söyleyemem,” dedi. İkisi de gülüştüler. İşte Alâeddin Bey’in mutluluğuna mutluluk katıyordu böyle anlar. Maddiyata çok fazla önem vermeyen biriydi zaten. Aleko da bunu biliyordu. Dostunun tam zıddıydı o da. Paraya çok düşkündü. Ama onları binbir zorlukla kazanıyordu yahu! O kadar çabuk savrulur muydu para? Kendisini böyle düşünceler ile haklı çıkarıyordu. Alâeddin Bey birden aklına bir şey gelmiş gibi bir yüz ifadesi aldı ve Aleko’ya döndü:
“Yahu bizim Beşir vardı, ne oldu ona?” diye sordu. Aleko yüzünü ekşitti. “Ne yapacaksın be o dubaracıyı?” diye sordu hoşnutsuz bir ifadeyle. Alâeddin Bey onun böyle bozulacağını biliyordu. Zira Beşir dedikleri adam bütün başkentte Ehl-i Dubara Beşir diye biliniyordu. Kumardan, ticarete her türlü işte sahtekârlık ve hile ile çoğu kişiyi canından bezdirmişti. Ondan canı çok kez yanan Aleko’nun sinirleneceğini bilerek bahsini açmıştı Alâeddin Bey. Beşir’in kendisine hiç bir hilesi olmamıştı. Bir kaç kez içtiği şarapları bir oldubittiye getirip parasını ödememezlik yapmıştı ama Alâeddin Bey de bir kaç maşraba şarabın peşinde koşacak bir adam değildi. Ehl-i Dubara Beşir’in içine işlemişti artık dubaracılık. En basit durumda bile hile yapmadan duramıyordu. Ama Beşir’den bahsederken Aleko’nun kızmasıyla eğlenen Alâeddin Bey’in aklına acı bir hatıra gelmişti.
Bir kaç sene önce Uzbilen Meyhanesi’nde Alâeddin Bey ufak tefek eğlencelik kumar oyunlarına izin veriyordu. İçkinin ve muhabbetin olduğu yerde kumarın olması onu çok rahatsız etmiyordu. Ne hikmetse gün aşırı oynanan barbutlarda Beşir’in sürekli kazanması kabak tadı vermeye başlamıştı. Tüccar Aleko Paşa ise Ehl-i Dubara’ya en çok para kaptıranlardan biri olmasına rağmen hepsini geri almak uğruna sürekli oynuyordu. Bir gün canına tak etmişti ve çığırtkanlara haber salarak en iyi barbutçunun gelip o gece Uzbilen’de Ehl-i Dubara ile barbut oynamasını, kumarbazın kendi adına oynayacağını ve eğer bütün elleri kazanırsa, kazancın dörtte birini ona vereceğini duyurmuştu. Dersaadet’in kenar mahallelerinden bir külhanbeyi bu çağrıyı duymuş ve Aleko’ya Ehl-i Dubara’yı kıçındaki dona kadar soyacağını söylemiş ve ikna etmişti. Bu külhanbeyi kel kafalı, bıyıksız sakalsız bir kırmızı suratlı bir adamdı. Adının Deli Mustafa olduğunu söyleyen bu adam kendinden o kadar emindi ki, Ehl-i Dubara Beşir’e hiç şans vermiyor, o geceki kazancıyla herkese şarap ısmarlayacağını ilan edip duruyordu. Vakit gelip çatmıştı.
Oyun başladığında Deli Mustafa ile Beşir karşılıklı alakasız zarlar atarak bahsi iyice yükseltmişlerdi. Bir tur biri kazanıyordu, öbür tur ise öbürü. Ehl-i Dubara Aleko’dan kazandığı paraları cesurca ortaya sürüyordu. Masaya ufak bir meblağ ile oturan Deli Mustafa’nın paraları ise gittikçe artıyordu. Oyun uzayıp öyle bir raddeye gelmişti ki, Deli Mustafa’nın elindeki para ile Ehl-i Dubara Beşir’in elindeki para neredeyse dengi dengine olmuştu. Deli Mustafa Aleko’nun da cesaretiyle bütün parasını ortaya sürdü ve eğer mert biriyse Beşir’in de aynısını yapması gerektiğini söyledi. Bu tehdit Ehl-i Dubara üstünde etkili olmuştu. İki taraf da elindeki bütün parayı ortaya koymuştu. İlk turda daha düşeş atarak bütün parsayı toplama hakkı kazanan Beşir, arada bir meyhaneye gelen İtalyanlar’dan öğrendiği şekilde “Avventurato!” diye bağırarak şansını kutlamıştı. O sırada urganının arkasında saklı piştovunu çıkaran Deli Mustafa, Beşir’in kafasına dayamıştı. Bu hareketle kaskatı kesilen seyirciler ses çıkaramamış, Alâeddin Bey bile donup kalmıştı. Deli Mustafa, Ehl-i Dubara’nın hile yaptığını, adam gibi oynaması gerektiğini söylemiş lâkin kafasına dayalı olan piştova aldırmadan reddetmişti Beşir onun isteğini. Bu durumda onun bir teennüs eden bir ibne ve genç oğlanlarla hamamlarda oynaşan bir müsebbeh olduğu dedikodusunu bütün şehre yayacağını söyleyen Deli Mustafa piştovunun horozunu kaldırmıştı. İyice gerilen ortam, Ehl-i Dubara’nın bu tehdide karşı çıkmayıp parayı vereceğini kabul etmesiyle normale dönmüştü. Bu mağlubiyetten sonra bir kere bile barbutta yenilmemiş olan Beşir’in şehri terk etmesi gerektiğini söyleyen Deli Mustafa herkese şarap ısmarlamış ve tüccar Aleko ile birlikte sabaha kadar içmişti. Ertesi sabah Uzbilen’de uyanan Aleko, barbuttan kazanmış olduğu paraların sıcaklığını ararken acı gerçeği sonradan anlamış, Deli Mustafa’nın paralarla birlikte kaçıp gittiğini anca fark etmişti. Ehl-i Dubara Beşir’den kurtulan halk bu sefer Deli Mustafa bozgunuyla yine başka bir dubaracının ortaya çıktığını görünce ona lânet etmiş ama her nedense Deli Mustafa bir daha Dersaadet sokaklarında hiç görülmemişti. Bu olaydan bir ders alan Alâeddin Bey ise Uzbilen’de kumarı kesinlikle yasaklamıştı.
O zamanları hatırlayınca birden ürpermişti Alâeddin Bey. Beşir’den bahsederek Aleko’ya takılmıştı ama ya o gece Deli Mustafa o piştovu patlatıp, Beşir’in beynini uçurup daha sonra oradaki herkesi de vursaydı? O geceyi hakikaten de ucuz atlatmıştı Alaeddin Bey. Bu konudan daha fazla bahsetmek istemiyordu.
“Neyse mirim, boşver gitsin,” derken meyhanenin içinde gür ve kuvvetli bir nara duyuldu. Alâeddin Bey bu naranın Yeniçeri ağası Nizameddin Ağa’dan geldiğini düşünerek endişelenmişti fakat bütün müziği susturan, meyhanedeki her kişinin pür dikkat kesilmesine sebep olan sesin kaynağı umulmadık biriydi. Alâeddin Bey’in iltimas geçtiği Frenk ayağa kalkıp bütün gücüyle bağırmıştı. Kimse ne olduğunu anlamamıştı. İçerisi o kadar sessizleşmişti ki, şimdi sadece dışarıdaki yağmur ve bütün gücüyle yanan sobanın çıtırtıları duyuluyordu.
“Bre efendiler! Susayım dedim, işlerine karışmayayım dedim, benim işim olmaz dedim ama artık sabır taşım çatladı yahu!” diye yüksek sesle bağırdı yine adam. Hafif kırık ve ince bir Türkçe ile konuşuyordu. “Sizler nasıl böylesine gamsız ve kasavetsiz kişilersiniz? Buraya beş gündür geliyorum, her gece eğlence, her gece müzik, her gece içki! Nasıl sorumsuzca hareketlerdir bunlar, nasıl bir bencillik, nasıl bir umursamazlıktır?” diye devam etti Frenk sözlerine. Bu sözleri üzerine arkalardan gür ve kalın bir ses duyuldu. Nizameddin Ağa idi bu.
“Orada dur bakalım efendi!” diye bağırdı Yeniçeri ağası. “Burada Divan-ı Hümayûn görevlileri varken, böyle hakaretler eylemenin aslı nedir? De bir bakayım bana hele!” diye gürledi Nizameddin Ağa. Ayağa kalkmıştı. Koca cüssesi ortaya çıkmıştı. Gaz lambalarının loş ışığında daha heybetli görünüyordu. Adeta kızgın bir boğa gibi burnundan nefes alıp verirken pos bıyıkları titreşiyordu. Frenk ona doğru döndü ve yumuşak bir ses tonuyla devam etti:
“Kusuruma bakmayınız, değerli ağam. Bir anlık sinirimi lütfen hoş görünüz. Bütün bu ithamlarımın sebebini size anlatmaktan mutlu olacağım, zira sizler de benim acımı paylaşmış olacaksınız.” Şimdi herkesin dikkatini çekmişti olay. Alâeddin Bey bir şey diyememişti ama silik gördüğü bu Frenk’in cesareti onu hayrete düşürmüştü. Nizameddin Ağa da şimdi sinirle yerine oturmuştu. Yanında oturan Halil Bey korkudan sapsarı kesilmiş ama hala ağzındakini yavaş yavaş çiğnemeye çalışıyordu. Kadı efendi her zamanki gibi istifini bozmadan baygın gözlerle ve kıpkırmızı suratıyla olayları izliyordu. Frenk gürültüyle boğazını temizledi.
“Efendiler! Muhterem bendeniz Sinyor Giacomo Lazzaralli. Cenova’da doğdum efendim. Babam, dedem ve bütün baba tarafımız hep denizciydi. Bütün sülalenin en iyi bildiği bu mesleği ben de seçmeye karar verdiğimde henüz on yedi yaşındaydım. Hikâyenin şu ana kadarki kısmı sizi pek ilgilendirmiyor da olsa ben yine de kendimi tanıtmak istedim efendim.”
“Bundan yedi sene önce Cenova’da ticaret gemisi kaptanlığı yaparken genç bir Türk ile tanıştım. Bu genç adam Osmanlı’dan sürülmüş bir denizciydi. Kızıl saçları ve sakalları olan, pancar suratlı, mert bakışlı, büyük cüsseli bir gençti. Gemilerde tayfalık yapmak istiyordu. İşte ‘Türk gibi güçlü’ sözünü o zaman anlamalıydım. Bu genç adam çok dikkatimi çekmişti. Gemideki tayfalardan birini gönderip onu yanıma çağırttım. Üstünde eski püskü ve yırtık kıyafetler vardı. Belki günlerdir yemek yemiyordu. Ama bu haline rağmen hala mağrur, hala gururluydu. Bu genç adama hayran kalmamak mümkün değildi. Onun hemen gemiye alınması için herşeyi yapmaya hazırdım. İsmini sorduğumda ise harika bir İtalyanca ile bana karşılık vererek isminin Celâlleddin olduğunu söyledi. Bu genci istediği ücreti vererek gemide tayfa olması için ikna ettim ve sonrasında denize açıldık.”
“Celâlleddin her şeyi çok iyi yapıyor, hiç bir işi yarıda bırakmıyor ve sürekli çalışmak istiyordu. Deniz ve hava bilgisi ise sandığımdan çok iyiydi. Bu genç benim gözümde basit bir tayfa olmayı hak etmiyordu. Ama onu bir anda da yükseltemezdim. Biraz zaman geçmesini bekleyerek herkesin onun yeteneklerini görmesini istedim. Nitekim öyle de oldu. Altı ay geçtikten sonra onu ikinci kaptan olarak atadım. Her şeyi gönül rahatlığıyla ona bırakabiliyordum. Sadece önemli kararlarda bana danışıyor, gerektiği yerlerde ağırlığını koyuyordu. Onun bu tavırları hakikaten hoşuma gitmekteydi. Öncülük yeteneği çok iyiydi. Onun kahramanlığı ve cesurluğunu ise daha sonra anlayacaktım.” Giacomo maşrabasını kafasına dikti. Belli ki konuşmaktan boğazı kurumuştu. Sessizlik hala sürüyordu. Ağzını sildikten sonra konuşmaya devam etti:
“Bir gece gözcülerim ufukta kocaman bir gemi gördüklerini söylediler. Dürbünü alıp baktığımda gördüklerim beni şaşırtmıştı. İspanyol bandırası taşıyan büyük bir savaş kalyonuydu bu. Rotamızı değiştirmeden ilerlemeye devam ettik ama kalyon üstümüze geliyordu. Adamlarıma hemen emirler verdim ve kürekçilerin derhal yerlerine geçmelerini söyledim. Fakat kalyonun kaptanı bizden daha erken uyanmıştı. Kürekçilerine çoktan emir vermiş, aramızdaki mesafeyi neredeyse altı düğüme indirmişti. Küreklere asılan adamlarıma bunun İspanyol bandırası takmış bir korsan kalyonu olduğunu bağırarak güçlerinin son damlasına kadar mücadele etmelerini söyleyip onları yüreklendirmeye çalıştım. Fakat bu arada gözlerim Celâlleddin’i göremiyordu. Her zaman işinin başında olan Celâlleddin’in bu zor zamandaki yokluğu beni derinden yaralamıştı. Kaptan köşküne, bütün kamaralara hatta kilere dahi baktım. Ama Celâlleddin yoktu. Yoksa korkmuş muydu? Bunu bilemiyordum ve açıkçası üzerine de fazla düşünecek vaktim yoktu. Korsan kalyonu hızla yaklaşmış, aradaki mesafeyi dört düğüme kadar düşürmüştü. Bizim toplamda otuz iki kürekçimiz vardı. Korsanların kalyonu ise zaten bizim gemimizin iki katından biraz daha büyüktü. Daha fazla kürekçileri vardı ve ne kadar mücadele etsek de eninde sonunda onlara yakalanacaktık. Adamlarımın güçlerini boşa harcamamaları için durmalarını söyledim. Birazdan göğüs göğse savaşacağımız aşikârdı ve savaş için güçlerini saklamaları gerekiyordu. Bir süre sonra kalyon rahatça görünür hale geldi. Bizi yakalamanın verdiği coşkuyla güvertede naralar atan korsanları görebiliyordum. Hayatımda ilk defa korsanlarla karşı karşıya kalıyordum ve aslında o kadar da korkmamıştım. Çünkü bu adamlar bize anlatılan korsanlar gibi bir gözü kör, tahta bacaklı ya da pis görünümlü değildi. Hepsi düzgün giyimli, temiz suratlı, şekilli tıraşlı adamlardı. Bu beni biraz şaşırtmıştı. Gecenin sessizliğinde sadece şarkılar söyleyen korsanların sesleri ve dalgaların şapırtısı vardı. Bu korkunç ve vahşi olması gereken buluşmaya sadece ayışığı şahitlik ediyordu.” Sinyor Lazzaralli sustu ve bir an herkes onu dinliyor mu diye etrafına baktı. Uzbilen’deki herkes onun ağzının içine bakıyordu. Sarhoşlar bile ayılmış gibiydi. Giacomo boş şarap maşrabasını eline alıp salladı ve doldurulmasını istedi. Yanaşmalardan biri yine fırladı ve dolu bir maşrabayla geldi. Uzbilen bu kadar kalabalık olmasına rağmen sessiz bir gece geçiriyordu hikâye başladığından beri. Etraftaki gaz lambalarının ışığının loş aydınlığı, hikâyeye ayrı bir tat katmıştı. Giacomo şarabından bir yudum aldıktan sonra devam etti:
“Kalyon ile karşı karşıya geldik. Aramızda üç düğümlük bir mesafe ya vardı ya da yoktu. Uzaktan giyimine göre kaptan olduğunu düşündüğüm adamlardan birinin yüzünü seçebiliyordum. Top sakallı ve hoş giyimli biriydi. Kafasında büyük bir denizci şapkası, beyaz bir gömleği ile lacivert bir urganı vardı. Bu adamın en dikkat çekici özelliği ise o mesafeden bile görülebilen uçuk mavi gözleriydi. Gecenin sessizliği içinde adam birden bana İtalyanca bağırmaya başladı. Adının Jean André Blackthorne olduğunu, İngiltere’den geldiğini söyledi. Kalyonunun adının ise El Futuro olduğunu ve İspanyol donanmasından çaldığını gülerek söyledi. Ben elimi kılıcıma atmış, silahşörlerime arkebüzlerini hazırlatmış bir şekilde bekliyordum. Teslim olmamızı ve elimizde ne varsa onlara vermemiz gerektiğini söyledi. Ben bir uzlaşmaya gidilebileceğini düşünürken, arkebüzlerden biri patladı ve içindeki mermi El Futuro’nun gövdesinde bir delik açtı. Bu hareketi hangi densizin yaptığını görmek için baktığımda Celâlleddin’i gördüm. Elindeki arkebüz ile bağırıyordu. ‘Her şey sizin tahayyül ettiğiniz denginde olmaz efendiler! Eshel-i tariki bulmuşsunuz! Yok öyle yağma!’ deyip doldurduğu arkebüzünü tekrar ateşledi. Ondan cesaret alan ben ‘Ateş serbest!’ diye bağırınca gökgürültüsünü andıran bir şekilde ardı ardına patlayan arkebüzlerin dumanından göz gözü görmez olmuştu. Bütün silahşörler silahlarını doldurmak için durunca kalyondan kulakları sağır edici bir gürültü geldi ve anında geminin güvertesine giren gülle ile hepimiz bir yerlere savrulduk. Hemen ardından kalyondan zincirli bir gülle ateşlendi ve pruva direğine isabet edip, direği tayfaların üstüne yıktı. Deminki cesaretten eser kalmamıştı. Herkes canını kurtarmak için sağa sola kaçışıyor, kimileri denize atlıyordu. Celâlleddin şimdi gözümden düşmüştü. Belki onlarla konuşarak canımızı kurtarıp, malımızın da bir kısmını vererek kurtulabilirdik ama şimdi hem malımızı hem de canımızı alacaklardı. Gemimiz su alıyordu. Beni esir alıp tayfa olarak çalıştırmalarına razıydım, her ne kadar utansam da. Çünkü kimi zaman öylesine ölmeyi tercih ederiz ama hayat bize bu seçeneği sunduğu zaman en aşağılık fedakârlıkları dahi yapıp hayatta kalmayı tercih ederiz efendiler.”
“El Futuro bize doğru yaklaşıyordu. Birazdan bizi bordalayacaktı. Celâlleddin yine ortalarda yoktu. Bacağıma el kadar bir tahta saplanmıştı. Onu yerinden çıkartmıştım ama ayağa kalkmakta zorluk çekiyordum. Kalyon bize iyice yaklaştığında gemiye atlamak için hazırlanan korsanları gördüm. Lazzaralli denizcilerinin yüz karası olduğum kesindi. Ama o sırada... İşte o sırada yelken direklerinden iple kalyona doğru sallanan bir şey gördüm. Evet, bu bizim gemiden kalyona doğru geçen birisiydi. O karanlık gecede bile alev gibi parlayan o saçlarıyla Celâlleddin’di bu. Elindeki piştov ile ateş etti ve korsanlardan birini yere yatırdı. O sırada korsanlar bu beklenmedik olayın korkusu ile ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Celâlleddin çabucak kalyona geçmiş ve kılıcını çekmişti. ‘Mertseniz teker teker gelin!’ diye İtalyanca bağırmıştı. Onu hayranlıkla izliyordum. Çok esnek hareketlerle oradan oraya zıplıyor, oyunu kurallarına göre oynamayan korsanların tabanca ateşinden kolaylık kaçıyor, kılıcıyla bazılarını yaralıyordu. O kadar seri hareket etmişti ki, onun bir anda Kaptan Blackthorne’un arkasında bittiğini bir tek ben, o ve Tanrı görmüştü o an için. Çabucak bir hareketle kılıcını kaptanın boğazına dayadı ve elindeki kılıcı bıraktırdı. Tayfalar taş kesilmişlerdi. ‘Hareket yapmayın, yoksa kaptanınızın kellesini keserim!’ diye bağırdı. Hiçbiri uyanık davranamayacak kadar aptaldı tayfaların anlaşılan. ‘Şimdi teker teker denize atlayacaksınız. Hadi çabuk!’ diye bağırdı. O sırada hepsi birden ateş edemezdi, çünkü az önce silahlarını patlatmışlardı. Tekrar doldurmaya çalışsalar zaman kaybedeceklerdi. Ayrıca bu Kaptan Blackthorne’un onlar için önemli biri olduğunu gösteriyordu. Herhangi bir korsan olsaydı, kaptanı da, Celâlleddin’i de vurur ve kaptanlığını ilan ederdi. Celâlleddin büyük bir riske girmişti anlaşılan. Çaresiz kalan tayfa, Blackthorne’un da emriyle teker teker suya atlamaya başlamıştı. Ben ise bu fiil-i cir’et karşısında kendime hâkim olamayıp ağlamaya başlamıştım. Gerçek bir bahadırdı Celâlleddin.” Giacomo bir süre daha durdu. Bu sırada Yeniçeri ağası Nizameddin Ağa’nın da yüzü düşmüş, böylesine cür’etli davranan bir Osmanlı gencinin varlığını duyunca o da duygulanmıştı anlaşılan. Alâeddin Bey ve Aleko da bir Frenk’in bir Osmanlı gencini böyle överek anlatmasından dolayı şeref duymuşlardı. Giacomo şarabından bir yudum daha aldıktan sonra nişanını düzeltti ve hikâyesinin ilgi çektiğini görerek devam etti:
“Koskoca kalyonun mürettebatını teker teker denize döken Celâlleddin en son olarak kaptanın da kıçına bir tekme atarak suya gönderdi ve başka bir iple bizim gemiye döndü. Şaşırmıştım bu davranışına. ‘Haydi sinyor, kalkın,” dedi bana. Beni almak için tehlikeye girmişti. O haydutlar tekrar gemiye tırmanabilirlerdi. Bunu ona söyledim. O ise mağrur bir şekilde bana ‘Olsun. Gerekirse tekrar indiririz,” demişti. Onun yardımıyla ayağa kalktım ve başka bir ipe tutunarak beraber El Futuro’ya geçtik. Korsanlara hala sudaydı. Bir kısmı batan gemimizin tahtalarına doğru yüzüp üstüne çıkmaya çalışıyordu. Birçoğu ise anlamadığımız bir dilde öfkeli bir şekilde konuşuyordu. Onlara gülüp geçerek zorlu bir şekilde yelkenleri açtık ve gece mehtabıyla süzülmeye başladık. Rotamızı belirlemişti Celâlleddin; önce Cenova’ya dönecektik, oradan sonra Portekiz’e yelken açacaktık. Rollerimiz değişmiş, o kaptan olmuştu. Cenova’ya dönüş amacımız biraz tayfa bulmaktı. O büyüklükte bir kalyonu iki kişi ancak bir süre idare edebilirdik.”
“Cenova’ya döndüğümüz zaman Celâlleddin asıl amaçlarını ortaya koydu. Benim Cenova’da kalmamı istiyordu. Ben bu fikre karşı çıktıysam da beni ikna etmeyi bildi. Buradan Portekiz’e geçecekti. Orada bana söyleyemediği bir takım işleri vardı. Ben ise artık Cenova’da kalmak istemiyordum. Önce Otranto’ya geçip kız kardeşimle buluşmak istiyordum. Bir süre onunla kalmak istiyordum. Celâlleddin bu fikri kabul etti ve beni Otranto’ya götürmeyi teklif etti. Ben de ondan bunu bekliyordum. Kalyonu iskeleye çektikten sonra bir kaç mühendis ile görüştü ve gemideki gerekli tamirlerin yapılması için onlarla anlaştı. İlk yaptırdığı iş, geminin pruvasındaki El Futuro yazısını söktürmek oldu. Onun yerine Osmanlıca bir isim bulmuştu. Uzgiden. Ona anlamını sorduğumda ‘doğru yolda giden’ demek olduğunu söyledi bana. Kalyonun tamiri için bir hafta Cenova’da kaldık. Etraftan şimdilik kırk beş kişilik bir tayfa toplamıştık. Hepsiyle birlikte Otranto’ya doğru yelken açtık. Napoli Krallığı’nını böyle bir kalyonu nasıl karşılayacağını bilmiyorduk ama umutlarımız iyi yöndeydi. Yaklaşık üç haftalık bir yolculuk sonrası Otranto’ya varmıştık. Ben hemen kız kardeşim Viktorya’nın evine gidip başıma gelenleri anlatmalıydım.”
“Fakat daha sonra Celâlleddin ile Viktorya’yı bir araya getirince her şey kaçınılmaz oldu. Siyah saçlı, esmer güzeli kız kardeşim Viktorya ateş saçlı Celâlleddin’e vurulmuştu. Celâlleddin Otranto’da pek kalmayı düşünmüyordu fakat Viktorya ile arasındaki hadise onu biraz daha kalmaya mecbur etti. Artık yola çıkması gerektiğini söylerken Viktorya’nın ağladığını hatırlıyorum. Şimdi diyeceksiniz efendiler: ‘Ulan bre kavvad! Bre teres! Sen kaltaban mısın da kız kardeşin elin herifiyle aşikâr kırıştırıyor, senin de kılın kıpırdamıyor!’ Ama efendiler, beni lütfen anlayınız. Hayatınızı, onurunuzu kurtaran böylesine bir kahramana ne olursa olsun namusunuzu emanet etmez misiniz?” Bu laflarından sonra meyhaneden sakin alkışlar yükseldi. Hem Giacomo’nun anlayışı hem de Celâlleddin’in üst üste gelen kahramanlıkları Uzbilen’deki Osmanlılar’ı gururlandırmıştı. Giacomo şarabını bitirdi.
“İşte efendiler! Viktorya’ya ve bana geri döneceğine dair söz vererek o gün Otranto’dan ayrıldı. Ne zaman döneceğini bilmiyordum ama daha sonra Viktorya bana neden gittiğini ve ne kadar süre dönmeyeceğini Celâlleddin’in ona anlattığını söyledi. Anlattığına göre Celâlleddin çok büyük bir günah işlemiş ve bunu ancak kendi kendine muhasebe yaparak düzeltebilirmiş. Bu yüzden Portekiz’e gidip orada bayağı bir süre kalmayı düşünüyormuş. Açık denizlerde çile çekerek olgunlaşıp bu günahını affettirmeyi kafasına koymuş.” Alâeddin Bey daha fazla merakını bastıramayıp sordu:
“Neymiş yahu bu günah mirim?” diye. Giacomo yüzünü ekşitti. “Çok ağır bir günah olduğu için aslında Viktorya’ya kimseye söylemeyeceğime dair söz vermiştim. Ama artık Viktorya gitti, Celâlleddin kim bilir nerede? Çok bir hükmü kalmamıştır umarım, Tanrı’dan bunu diliyorum,” dedi ve boğazını temizledi. “Sarhoşken kız yeğenine sarkıntılık etmiş.” Bu sözler üzerine bütün gözler fark ettirmeden subaşı Halil Bey’e dönmüştü. Subaşının o sırada içtiği şarap burnundan gelmişti.
“Biz Otranto’da Celâlleddin’in dönmesini beklerken Viktorya sıtmaya yakalandı. Zaten Celâlleddin’i beklemekten iyice günden güne eriyip bitmişti. Bize sürekli haberleri geliyordu. Yeşil Osmanlı brandası ile Uzgiden diye bir gemi ‘Allahüekber!’ naralarıyla Osmanlı ve İslam uğruna sürekli zaferler kazanıyor diye. Celâlleddin’in ismi de artık ateş rengi saçlarıyla anılmaya başlamıştı; Kızıl Celâlleddin diye. Viktorya daha fazla dayanamayıp terk-i diyar eyleyince, ben zaten yıkılmıştım. Bir kaç yıl daha Otranto’da kaldım daha sonra ise mecnunlar gibi Akdeniz’i dolaşmaya başladım. Te Cebelitarık’a kadar gidecek gücüm ve cesaretim yoktu. Bu yüzden belki o vazgeçmiştir diye Akdeniz kıyılarında aramaya başladım onu. Sevdiceğinin öldüğünü artık Tanrı’nın da onun bu kahramanlıklarından sonra onu affetiğini söylemek için. Nerelere gitmedim ki?” dedi ve yerine oturdu Giacomo. Hüzünlenmişti. Dinleyenler iyice sessizleşmiş, bazıları belli etmeden yüzünü gözünü elbiselerine silmeye çalışıyordu. Dinleyen herkesin gözleri dolmuştu. “Cezayir’e, Girit’e, Rodos’a, Fransa’ya, tekrar Cenova’ya. Beş parasız kalıncaya dek gezdim durdum senelerce. Birinde bile rastlamadım. En sonunda belki yuvasına dönmüştür diye düşünerek te buralara geldim. İşte son gümüşlerimi de burada şu şarap için harcıyorum. Kaç gecedir başkalarının samanlıklarında uyuyorum efendiler! Ben böyle bir umutla, böyle bir intizar ile Kızıl Celâlleddin’i ararken, ondan bir havadis almak emeliyle serseriler gibi oradan buraya dalgalar ile savrulurken, sizin bu din kardeşinizden bîhaber olmanız beni paralıyor yahu!” diyerek yumruğunu masaya vurmuştu adam. Herkeste şimdi bir suçluluk duygusu vardı. En heybetlilerinden Nizameddin Ağa bile iyice küçülmüştü. Giacomo haklıydı. Nasıl olurdu da böylesine kahraman birini umursamazdı Divan-ı Hümayûn? Nasıl olur da sırf bir günahı için senelerce çile çekmeye hazır olan birini görmezdi Şeyh-ül İslam Efendi?
“Sizin huzurunuzda tekrar dua ediyorum Tanrı’ya! Her zaman uz giden Kızıl Celâlleddin bu sefer uz bilsin de buraya gelsin! Din kardeşleriyle, burada senelerce acı çeken Hristiyan kardeşiyle, sevdalısının ağabeyi ile kucaklaşsın Tanrı’m! Günahlarını bağışla onun!” diye bağırırken kadı Mahmud Efendi’nin sesi bütün “Âmin!” diyenlerin sesini bastırıyordu. Her dua kelimesinin ardından herkes “Âmin!” diye bağırıyor ve sanki toplu bir dua ayinine dönüyordu. Kadı Mahmud Efendi de herkes gibi gözü yaşlıydı. Nizameddin Ağa bile ağlıyordu şimdi. Giacomo tekrar ellerini yukarı kaldırdı ve meyhanenin tavanına baktı. Her duada gökyüzü yarılırcasına gürüldüyordu sanki.
“Tanrı’m bitsin bu çile artık!” diye bütün gücüyle bağırdı. Herkes yine hep bir ağızdan “Âmin!” diye bağırdı ve o sırada Uzbilen’in kapısı büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı. Bu gürültüye dönen herkes şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Karşılarında paspal kıyafetleri sırılsıklam olmuş, upuzun kızıl saçları ve sakalları birbirine girmiş bir adam vardı. İri yapılıydı. Yorgun ama hala kararlı görünüyordu. Giacomo hayretle kapıya döndü. Kimse gördüklerine inanamıyordu. Giacomo kapıdaki adama iyice yaklaştı ve birden diz çökerek adamın eline yapıştı. Gelen Kızıl Celâlleddin’den başkası değildi.
“Tanrı’ma şükürler olsun! En sonunda Müslim kardeşlerimin ve benim dualarımı duydu işte! Bu ne kutlu bir andır Tanrı’m!” diye bağırıyor ve salya sümük ağlıyor, Kızıl Celâlleddin’in koca elini binlerce kez öpüyordu. Bu manzara ile herkes birbirine sarılmış ağlıyordu. Kadı Mahmud Efendi gördüklerinden öyle etkilenmişti ki, gözleri iyice kaymış, sürekli “Elhamdülillah! Elhamdülillah ya Rab!” derken, tesbih çekiyordu. Nizameddin Ağa gözyaşlarını subaşı Halil Bey ile paylaşıyor, birbirlerine sarılarak az önce tanık oldukları ilâhi olayın büyüsüne kapılmış “Şükürler olsun!” diye bağırıyorlardı. Aralarında en serinkanlıları Alâeddin Bey idi. Bu mucizeden o da çok etkilenmişti ama kimbilir kaç gündür sersefil gezen bu adamın ihtiyaçlarını karşılamayı umuyordu. Kızıl Celâlleddin Giacomo’nun sırtını sıvazlıyordu. Alâeddin Bey hemen yerinden kalkarak Kızıl Celâlleddin’i bir yere oturttu. Gözü yaşlı yanaşmalara derhal şarap ve yemek getirmelerini emretti. Herkes şimdi Kızıl Celâlleddin’in etrafında toplanmış, yaşayan büyük bir kahramana bakıyordu. Sadece fiil-i cir’etten dolayı değil, aynı zamanda dindarlığından ve erdeminden dolayı da ona hayranlıkla bakıyorlardı. Hemen gelen bir maşraba şarabı anında içip bitiren Kızıl Celâlleddin sersemlemişti. Etrafına baktı. Giacomo gözleri yaşlı ama yüzünde umut dolu bir gülümseme ile onu izliyordu. Ağzını zorlukla açan kayıp kahraman ince ama sert sesiyle konuşmaya başladı:
“Artık... Artık kendime yeterince eziyet ettiğimi düşündükten sonra oralardan ayrıldım. Viktorya’nın hasretiyle yanıp tutuşuyordum. Senin sayende tekrar yaşamaya başlamıştım Sinyor Lazzaralli... Gözüm hiç bir şeyi görmeden gidebildiğim kadar hızlı bir şekilde Otranto’ya varmaya çalışıyordum. Yolda adamlarımın yarısından çoğu sıtmaya yakalandı. Hiç biri kurtulamadı. Kala kala on beş tayfa ve ben kaldım. Otranto’ya varınca ne de olsa her şey hallolur, yeni hayatım başlar demiştim. Ama oraya vardığımda aldığım haberler beni yıktı. Viktorya sıtma illetinden ölmüştü, kardaşım. Seni sordum. Viktorya’nın vefatından sonra kaçıp gitmişsin. Akdeniz’i dolaşmaya başlamışsın. Ben de başladım seni aramaya ama anlaşılan bulamadık birbirimizi. En son Uzgiden’i Girit’te bir iskeleye çektiğimiz gece bazı şerefsizler bütün gemiyi yaktı. Yapacağım bir şey de yoktu. Yanımdaki parayla biraz oralarda durdum ve İstanbul’a giden bir gemi aradım. O gemiyle buraya geldim. Giacomo... Ben o gemiden El Futuro’yu sildirdiğim gün geleceğimi silmişim, kardaşım. Uzgiden ile hep uz gittim ve en sonunda da uz bildim. Son çare olarak buraya geldim. Cenab-ı Hakk yüzüme güldü en sonunda.” Herkes şimdi Kızıl Celâlleddin’e bir şeyler sormaya çalışıyordu. Alaeddin Bey hepsinin önüne geçerek: “Yahu bir durun! Adamcağız ne zamandır çile çekiyor! Böyle sual sağanağına tutmayın yahu adamı! Bir dinlensin, kendine gelsin. Yarın sabah erkenden bir kutlama düzenleriz. Şimdi iyice yesin, içsin ve uyusun,” dedi. Bu fikri makul bulmuştu herkes. Yarın sabah bütün merakları dinecekti. O sırada Nizameddin Ağa ağır adımlarla yaklaştı.
“Bre yiğit! Senin yaptıklarının yanında bizimkiler devede kulak kalır. Varsın bizimle değil, seninle iftihar etsin hümayûn!” dedi ve göğsündeki İftihar-ı Hümayûn’u yerinden çıkarıp Kızıl Celâlledin’e taktı. Bu cesur davranışı herkes alkışlarken Nizameddin Ağa ile Kızıl Celâlleddin kucaklaştılar. “Sağolasın, ağam,” dedi Kızıl Celâlleddin. Alâeddin Bey türlü türlü yemekleri önüne getirdi ve iki çaresiz adam doyasıya yiyip, içtiler ve eğlendiler. Aleko Paşa bu beş parasız adamlara ağzına kadar dolu altın keseleri verdi. Diğer insanlar da gönüllerinden ne koparsa bu iki mağrur ama çaresiz adama verdiler. Gece ise kalmak üzere Alaeddin Bey onları konağına davet etti. O gece herkes Uzbilen’den ertesi sabahın getirecekleri ve sabah için yapacakları hazırlıkların heyecanı ile ayrıldı.
***
Ertesi sabah uyanan Alâeddin Bey konuklarının kaldığı odanın kapısının kapalı olduğunu gördü. Onları rahatsız etmemek için yavaşça hazırlandı ve konağından çıktı. Uzbilen erken saatlerde de açılır, kimileri gelir orada kahvaltı bile edebilirdi. Geceki muhteşem olayın etkisindeydi Alâeddin Bey. Yüreği kıpır kıpırdı. Uzbilen’in artık şarabından başka bir ünü daha olacaktı. Ünlü Osmanlı kahramanı Kızıl Celâlleddin orada tekrar hayata dönmüştü. Böyle düşüncelerle o sabah açmıştı Uzbilen’i Alâeddin Bey.
Uzbilen’i ilk defa bu kadar kalabalık görüyordu sabah saatinde. Herkes Kızıl Celâlleddin ve Sinyor Giacomo Lazzaralli’yi bekliyordu. Herkesin soracağı sorular vardı. Hem kutlama vardı Uzbilen’de, içki kesinlikle bedava olacaktı. Eğlence geceye kadar sürecekti. Nizameddin Ağa, Halil Bey ve Mahmud Efendi de oradalardı. Sabah saatleri ilerledikçe sabırsızlık artıyordu. Saatler artık öğleni gösterince ise huzursuzluk başlamıştı. Kızıl Celâlleddin ile Giacomo hala ortalarda yoktu. Alâeddin Bey yanaşmalardan birini konağa gönderip misafirleri artık uyandırması gerektiğini söyledi. Genç çocuk ok gibi yerinden fırladı ve konağa doğru koştu. Bir süre sonra genç çocuk elinde bir kutu ile yalnız olarak döndü. Alâeddin Bey kızmıştı. Herkes meraklı bir şekilde kahramanları bekliyordu. Alâeddin Bey tam tokadını kaldırdığında çocuk korkudan konuşmaya başladı:
“Alâeddin Efendi! Hanımınız Kutlu Hatun dövünüyor konakta. Bütün takıları çalınmış efendi. Sizin hediye ettiğiniz bileklikler, altın şamdanlar, hepsi gitmiş efendi. Misafirlerin odası da boşmuş. Size de şu kutuyu bırakmışlar efendi!” dedi çocuk. Alâeddin Bey’in başından aşağı kaynar sular dökülmeye başlamıştı. Kutuyu yavaşça açtı. İçinde buruşmuş bir kâğıt ile bir kese vardı. Keseyi açtı ve içindekini kutuya boşalttı. İçinden iki adet zar çıkmıştı, altı yüzünde de sadece altı, beş ve dört rakamları bulunan. Kâğıdı açtı. İçinde harikulade bir el yazıyısla şu yazıyordu: “Avventurato, Signore Alâeddin!” Alâeddin Bey’in gözleri karardı ve yere düşerken yanaşmalardan biri onu tuttu. Kutunun içine bakan herkes birazdan aynı tepkiyi verecekti.
Lâkin eğer biraz kafasını kaldırıp güzel İstanbul’un sadece Divan-ı Hümayûn’dan ve Uzbilen’den ibaret olmadığını göreydi Alâeddin Bey, Nizameddin Ağa, Halil Bey, Aleko Paşa ve Mahmud Efendi, yıllar önce onları aynı şekilde dubaraya getirenlerin de şimdi olduğu gibi Ehl-i Dubara Beşir ve Deli Mustafa olduğunu anlarlardı. Deli Mustafa iken açıkta kalan kel kafası ve tüysüz yüzünü kaplayan kızıl sakallar ve saçlar onu Kızıl Celâlleddin’e dönüştürürken, Cenovalı, Napolili ve Venedikli tüccarları kazıklamaktan İtalyanca’yı sökmüş olan Ehl-i Dubara Beşir de sadece saç ve sakal uzatarak Sinyor Giacomo Lazzaralli’ye dönüşmüştü. Önceki gece Uzbilen’de ve sabaha karşı Alâeddin Bey’in konağından aşırdıkları ile bir servete konan bu ikili seneler önce de birbirlerini tanımıyormuş gibi yapıp yine Aleko Paşa ve Alâeddin Bey’i böyle bir dubaraya getirmişler, barbutta yine bir serveti kaldırarak ortadan kaybolmuşlardı. Zaten Beşir’in lakabı boşuna Ehl-i Dubara değildi. Alâeddin Bey’in o gece Aleko’ya Beşir’i sormasındaki etkinin şehir meydanında hayal meyal duyduğu dedikodudur der bazıları. O dedikoduya göre Beşir ve Mustafa güzel İstanbul’a geri dönmüşlerdi ama ikisi birbirine düşmandı Alâeddin Bey’e göre. Bu safsatayı boş vermişti ama anlaşılan aklının bir köşesinde kalmıştı yine. Bir hiç uğruna nişanını kaybeden Nizameddin Ağa vazifesini bırakıp bu sefer evinde inzivaya çekilmişti. Bir kaç gün sonra ise evinden gelen bir silah sesi ile oraya koşan komşular, bu kahraman adamın kendi piştovuyla kendi beynini uçurduğunu görmüşlerdi. Kızıl Celâlleddin gibi bir günah işleyip hala pişkin pişkin ortalarda gezinen Halil Bey o gece yerin dibine girmişti ama daha sonra onların birer sahtekâr olduğunu öğrenince rahatlamıştı, zira herkes ondan Kızıl Celâlleddin gibi bir mertlik gelmediğini görünce ona hakaretler savurarak onu lânetleyecekti. Mahmud Efendi ise Halil Bey gibi o iki sözde kahramanın birer sahtekâr olduğunu öğrenince rahatlayanlardı. Eninde sonunda yalan dualara âmin demiyordu ilk defa, daha önce çok kez demişti. Aleko Paşa iki kere üstüste bu dubaracılara kaptırdığı serveti hesapladıktan sonra büyük bir ruh buhranı geçirmiş, ondan iki gün sonra da cenazesi kaldırılmıştı. Bugüne kadar hep dürüst olan Alâeddin Bey ise bu olaydan sonra fenalık geçirmiş, bir hafta kadar evinde istirahat etmiş ve Uzbilen Meyhanesi’ni bir ay süreyle kapalı tutmuştu. Herkese iyilik yaptıkça iyilik bulan bu adam da bu iki hilekârdan hem nasibini, hem de dersini almıştı.
Darısı almayanların başına!
28 Nisan 2007, Küçükyalı
1 yorum:
Kadim arkadaşım Caner,
öncelikle yazarlık hayatına attığın ilk adımlarını takdire şayan buluyorum ve devamını can-ı gönülden diliyorum. Osmanlı dönemi ve tarihe düşkün ve bu dönemle ilgili gerek biyografi gerek roman okuyan biri olarak hikayeni çok beğendimi belirtmek istiyorum. Uslubünü akıcı buldum ve Osmanlı döneminin deniz kokusu bana ulaşacak şekildeydi yani hikaye tadı çok güzel bir şekilde gözlerimin önünde filme dönüştü. Yalnız haddime düşmeyerek bir kaç eleştiride -daha doğrusu fikir vermek de denebilir- bulunmak istiyorum. Senin de mutlaka bildiğin gibi gayrimüslimlerin -özellikle de rumların-şiveleri bozuktur ve bir Osmanlı kadar pürüzsüz konuşamazlar; bu şiveyi Aleko karakterine aktarsaydın hikaye daha da renklenebilirdi. İkinci olarak, her ne kadar hikayenden sonra hikayenin üzerine yazdığın yazıyı okusam da ve sen bazı şeylerin parodisi olduğunu belirtsen de Alaaddin in babasının çocuğu doğunca dua edip sonra içki dağıtması dindar diye betimlediğin Müslümana ters birşeydir. Hatta bir şarap dükkanlarının dahi olması onu dindarlıktan çıkarmaya yeter-senin de bildiğin gibi haramdır ve yine senin belirttiğin gibi çoğunlukla gayrimüslimler bu işi yapar, yapmış olanlar müslüman görünümündeki başka dine mensup olanlar olmuştur genelde. Parodi derken bunu mu kastettin tam olarak bilmiyorum ama bu kısmı beni biraz rahatsız etti. Başarılarının devamını ve bu konudaki değerinin anlaşılmasını diliyorum.
Yorum Gönder