07 Temmuz 2008

Tarihe Geçmenin Kolay Yolu


Resme tıklayarak indirebilirsiniz.

05 Temmuz 2008

e-kitap

Yazdığım bazı öyküleri okurlara kolaylık olsun diye e-kitap olarak yayınlamaya karar verdim. İşte bunlardan bir tanesi:

Resme tıklayarak indirebilirsiniz.

13 Mayıs 2008

Ne Yapardın?

Çok ileri bir yılda, farklı bir galakside, farklı bir medeniyette olduğunu düşün.

Bir yaratığın karşısına çıkarılıyorsun. Kocaman bir kafası var. Diğer organları nispeten daha ufak. Çok teknolojik bir koltuğa oturmuş ve kocaman kafasına bağlı binlerce kablo var. Bütün kablolar akıl almayacak kadar büyük hacimli bir bilgisayara bağlanmış durumda.

Yaratık ile aranda 2 metre var. Yanında 2 tane humanoid asker var. Acımasız olduklarını daha önceki tecrübelerinde gördün. Yaratık kocaman 3 eyalette olabilecek her olasılığı hesaplayan bir beyne sahip. Bu 3 eyaletten oluşan toplum ise çok daha büyük bir toplum için yapılan bir deneyin kobayları olduğunun farkında değil. Sen de o toplumdan getirilmişsin. Farklı bir potansiyel taşıdığın düşünülüyor. Bir yönetici olabilirsin. Ama aynı zamanda karşındaki yaratığı öldürüp insanlığı özgürlüğüne kavuşturabilirsin. Yaratık HER TÜRLÜ olasılığı hesaplıyor, bunu unutma. Onu öldürmeye karar veriyorsun.

Bilgisayarlar oldukça geride. Yaratık da sana 2 metre uzaklıkta. Etrafta başka hiç bir şey yok. Humanoid askerler yanıbaşında. Tek adım atarsan ya da sana söz verilmeden konuşmaya kalkarsan, seni paramparça edeceklerini biliyorsun. Üzerinde sadece açık mavi bir ameliyat kıyafeti var.

Ne yaparsın da, yaratığı öldürürsün?

27 Şubat 2008

Gelin


“Engelli gelinler için sandalye tasarlandı
“Fiziksel engellilerin yaşam kalitesini arttırmayı hedefleyen ve onlar için tekerlekli sandalyeden korselere kadar birçok ürün tasarlayan Otto Bock firmasına ait tasarımlar, geçtiğimiz günlerde Düsseldorf'ta gerçekleştirilen Reha-Care Fuarı'nda tanıtıldı. www.ottobock.com.tr adlı internet sitesindeki bilgiye göre, ürünler arasında en çok ilgiyi yürüme engelli gelinlerin düğün günü kullanmaları için tasarlanan tekerlekli sandalye çekti. Zarif görünümü ile beğeni toplayan sandalye kişiye özel olarak üretiliyor.”

Sabah Gazetesi / Günaydın – 14.11.2006

Gün mevsimin kış olduğunun farkında değil, mevsim ise günden bîhaberdir. Toprak anayı dirilişe hazırlayan ay olduğundan mıdır bu gariplik? Yoksa otuzu hiç bulamadığından hep yirmi sekizde –arada yirmi dokuzda– kaldığından mıdır bu kendini gösterme, adından söz ettirme çabası, hiç bilinmez. Toprak dinlenir Şubat'ta. Toprağın Sebt günüdür, Şabat'ıdır. Dengesini bulamayan gökyüzü bir rahmet yağdırır, bir güneş açar, rüzgâr bir oradan bir buraya savurur milyonlarca zerreyi.

Böyle bir günde genç adam çıkar evinden. Günlük hayatın koşuşturması içindedir, besbelli. Telâşlıdır. Hep bir meşgale uğruna iştigal eder, durur. İşte yine hızlı adımlarla yürüyor, ne yapacağı belli değil. Bir yandan üzerine giydiği deri cekete lânet ediyor, sonra vazgeçip havaya kızıyor. "Şubat ayında da böyle hava mı olurmuş canım!" diye boşboğazlık yapan, pastanede oturan kokonaların yanından geçerken onlarla belki de hayatında ilk defa aynı fikirleri paylaşıyor. Alnında beliren boncuk boncuk terleri eliyle siliyor. Kısa ve yana doğru taranmış saçları yağlanmış. Genç olduğu buradan bile belli. Hormonları hâlâ tam çalışıyor. Telâşla bir minibüsü çeviriyor ve biniyor.

En sevdiği şekilde en arka koltuğa geçiyor. Giymeyi çok sevdiği ama son yarım saattir ona azap çektiren deri ceketini katlayıp cam kenarına koyuyor usulca. Parayı kendisi gidip veriyor her zamanki gibi, kimseyi rahatsız etmeden. Lâkin o sırada bir kargaşa. İstanbul trafiğinde, araçlarının içinde, her sürücünün canı burnunda... Minibüs şoförü yol sadece kendisininmiş gibi her el kaldırana duruyor. Genç adam parayı uzatıyor, şoför duymuyor. Biraz bekliyor. O sırada başka birileri biniyor minibüse. Şoför en sonunda alıyor parayı. Genç adam yerine oturmak için arkasını dönüyor. Cam kenarına bir kokona oturmuş. Komik bir şapkası, kürklü bir mantosu var. Güneş gözünü rahatsız etmesin diye güneş gözlüğünü takmış. Genç adam deri ceketinin bir yana ittirilmiş olduğunu görüyor. Çaresiz bir canlı gibi orada bekliyor, sanki bir kedi yavrusu. Sinirleniyor genç adam ister istemez. Kendisinin herkese gösterdiği saygıyı, kendini hanımefendiden sayan yaşlı bir kokonadan göremediği için. Hâlbuki hep bu saygıyı fazlasıyla hak ettiğini düşünür o.

Genç adam oflaya puflaya yerine oturuyor. Kokona yaptığı terbiyesizliğin farkında; bir şeyler açıklamaya çalışıyor, lafı ağzında geveliyor. Genç adam belirsiz bir kaç kelime duyuyor ama kulak asmıyor. Ne söylerse söylesin, sinirini daha çok arttıracağından emindir şimdi. Minibüsün içine göz gezdiriyor. Türlü türlü insanlar, türlü türlü hikâyeler demek... Herkes bir şeyin peşinde…

Minibüsten iniyor.

EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ

Bir polis memuruna yaklaşıyor:

"Pardon. Eski postane nerede acaba?" diye soruyor hep gösterdiği saygıyla. Hani şu görmeyi hak etmediği saygı ile.

"Buradan iki yüz metre git, yolun karşısında," diyor polis memuru. Bir yandan da eliyle işaret ediyor.

"Tamam, teşekkür ederim," diyor genç adam. İlerlemeye başlıyor cadde üzerinden. Birçok dükkân var etrafında. Semtin merkezi burası. İnsanlar sel gibi akıyor, yağmur damlaları gibi düşüyor ama hepsi kar taneleri gibi birbirinden farklı. Genç adamın zihni ıslak zemin gibi onlar için. Kar taneleri ıslak zemine değdiği an özelliğini kaybeder. Su olur. Hemen hepsi aynı şey genç adam için. Şöyle bir zihnini işgal ediyorlar, bir iki saniye. Gözlerini boşuna yoruyorlar. Beyninde boşuna elektrik akımı oluşturuyorlar.

SİMİT SARAYI

ÇITIRKEYF

HALKBANK

Yürüdükçe yürüyor genç adam.

PTT

İşte orada. İçeri giriyor. Sıra numaraları dört yüzleri gösteriyor. Adım atacak yer yok içeride. Herkes meşgul. Çaresizce kendine yardım edecek birini arıyor. Mesai doldurmaya iştigal eden bir memureye yöneliyor. Bu kapalı yerde her gün binlerce insan ile uğraşmaktan bunalmış, yorgun bir yüz var karşısında. Siyah saçlarını özensizce toplamış. Gözüne belli belirsiz bir makyaj yapmış. Bankodan ayrılmak üzere olan yaşlı bir adama para üstünü uzatıyor. Esmer bir kadın bu. Genç adam utanarak yaklaşıyor adeta, karşısındaki insana öyle bir saygı duyuyor ki...

"VALLAHİ ben bilmiyorum şu posta servisine bir sorun" diyor kadın. O kadar seri ve ruhsuz konuşuyor ki, hangi kelime ne işe yarıyor, anlamak mümkün değil. Lâkin bilmediğine yemin ediyor. Sağdaki bankoda APS yazıyor. Genç oraya yöneliyor. Karton kutuları katlayıp kutu hâline getiren bir görevli var orada. Yetkili olmadığı belli. Genç adam bankoya yaklaşıyor. Memurların hepsi kendi derdinde. Bir kaçı arkada çay içip, geyik muhabbeti yapıyor. Genç adam karton kutuları katlayan adama bakıyor son çare.

"Buradan çıkın beyefendi, caddeyi dümdüz takip edin. Halkbank'ı göreceksiniz beyefendi. Onun yukarısında beyefendi," diyor adam. Sanki ağzına bir kaç dişi eksikmiş gibi konuşuyor. Ama bu adamın saygısı etkiliyor genci. Minnetle gözlerine bakıp teşekkür ediyor. Binadan çıkıyor ve yürümeye başlıyor. İnsan selinin yerini, otoritenin inorganik ama tehditkâr olan uyarıcısının komutu üzerine önünde dizilmiş araç seli alıyor. Minibüsler, otobüsler, otomobiller... İçlerinde binlerce insan, binlerce hikâye var. Lâkin hepsi sağanak bir kar yağışından başka bir şey değil genç adam için. Yoluna devam ediyor.

HALKBANK

Buluyor Halkbank'ı. Ama ya asıl aradığı yer? Bankadan yukarı çıkılacak bir sokak yok. Etrafına tekrar bakıyor. Bir büfe görüyor. Yanında iki karanlık görünüşlü adam etrafı gözlüyorlar. Genç onların yanına yaklaşıyor yavaşça.

"Pasajdan içeri gir, üst kata çık," diyor kabadayı görünüşlü olan. Genç adam yine teşekkür edip ilerliyor.

HALK ÇARŞISI

İçeri giriyor. Sanki pasajın içine ölü toprağı serpilmiş. Çamaşır suyu ve alçı kokusu etrafı sarmış. Az önceki cıvıl cıvıl yerden eser göremiyor genç. Burası sanki tamamen farklı bir yer. Bir kaç ayakkabıcı, giysici görüyor. Ucuz mallar satan yerler bunlar. Bu yüzden adı Halk Çarşısı olsa gerek. Biraz ilerliyor. Merdivenlerin yanında aradığı şeyi buluyor. PTT yazıyor. Yukarıyı gösteren bir ok var yanında. Rahatlıyor genç adam ve merdivenleri ikişer ikişer tırmanıyor. Burasının da alt kattan farkı yok, sadece çarşının çatısındaki cam kısımdan içeri güneş ışığı girebiliyor. Genç adam etrafına bakınıyor. Gözüne bir saz takılıyor.

DERGÂH MÜZİKEVİ

Vitrinin arkasından kırmızı bir elektrogitar dikkatini çekiyor. İçeriye şöyle bir bakıyor. Masada kimse oturmuyor ama dükkânın yanında orta yaşlı bir beyefendi var. Pasajın her yerinde mevcut hava ne yazık ki bu dükkânı da sarıp sarmalamış. Beyefendi bir sigara yakıyor. Yazar kasayı açtığında gördüğü boşluk ile ay sonunda kirayı nasıl ödeyeceğini düşünüyor besbelli. Düşündükçe sigaraya saldırıyor. Derin ve dertli bir nefes çekiyor sigaradan.

Sigaradan derin nefes aldıkça kandaki nikotin artar. Bu seviye sinir dürtülerini zayıflatır ve hafif yatıştırıcı bir etki sağlar. Nikotin, içeri alınmasıyla yedi saniye içinde beyine ulaşır ve asetilkolin, norepinefrin, epinefrin, vasopresin, arjinin ve dopamin gibi kimyasalların yayılışını tetikler. Tedirginlik düşer, kullanıcı rahatlar.

Bu beyefendi de bu şekilde rahatlıyor işte. Yedi saniye içinde ne ay sonunu düşünüyor ne de boş yazar kasayı. Bu sırada genç adam aramaya devam ediyor. Labirent gibi olan pasajın içinde dört dönüyor. En sonunda sıkılıyor. Birine sormak istiyor. Ama o sırada. O sırada kulaklarını korkunç bir uğultu dolduruyor. Uzaklardan gelen, ardı arkası kesilmeyen sıralı sesler bunlar. Sanki karşısındaki uyarmaya çalışan bir vapur gibi. Sesin geldiği yöne gidiyor genç adam. Uğultu şimdi organikleşmeye başlıyor kulaklarında. Beyni sesleri şimdi süzüp, yorumlayabiliyor. İçinde inlemeye benzer bir ses var kalın uğultunun içinde. Genç adam duruyor. Sağına bakıyor. Uğultunun kaynağı oradadır çünkü. Genizden hatta burundan gelen, acı çeken, zorlayan, bir şeyler anlatmak isteyen fakat kifayetsiz bir ses bu. Bir kadın görüyor genç adam. Onun önünde de tekerlekli sandalyede bir kız. O çaresiz, kifayetsiz, inleyen ses tekerlekli sandalyedeki kızdan geliyor işte. Elini uzatıyor kız ama belki de uzun süre önce elinden alınan bir kabiliyetin yokluğu nedeniyle ne yaptığı belli değil. Elini uzatıyor ve kaynana zırıltısı gibi döndürüyor elini. Küçük ve aciz eli ne yaptığını bilmiyor, beyni sinyali bir şekilde eline ve diline gönderiyor ama nafile.

Gelin!

Kızın kalın sesi genç adamın içine işliyor. Birden ses gittikçe inceleşmeye başlıyor ve bir çığlığa dönüyor. Ağlıyor sanki küçük kız. Eli hâlâ vitrine doğru, sadece kendisinin bildiği bir hareketi yapıyor.

Gelin!

Çığlık keskin ve sivri bir bıçak gibi gencin kafasına giriyor tam tepeden, kolaylıkla vücuduna işliyor. Genç adam bütün elbiselerinin havalandığını hissediyor. Vücudundaki bütün kıllar diken diken oluyor. Bir haftadır kesmediği sakalları isyancılar gibi ayaklanıyor. Saç dipleri, saç tellerini zor tutuyor; sanki kaçıp gidecek o teller. Hissettiğinin korku olup olmadığından emin bile değil. Genç adam dikkatlice genç kızın baktığı yöne bakıyor.

PİKO YAPILIR

ABİYE

GECE ELBİSESİ

GELİNLİK

Vitrinde üç tane model uzaklara bakıyor. Bir tanesi elini kaldırmış. Suratları o kadar donuk ki... Hepsinin üstünde gelinlikler var. Baktıkları bir yer yok. Bekledikleri birisi hiç yok. Ne yaptıklarını bilmiyorlar. Hiç bir şeyin farkında bile değiller. Tıpkı bu gün gibi. Hepsi içi doldurulmuş hayvanlar gibi bakıyorlar. Suratları bembeyaz. Gelinler mutlu ya da hüzünlü olur hâlbuki. Sanki camın arkasından onlara bakıp inleyen küçük kız umurlarında değil. Elini daire şeklinde çevirmeye devam ediyor kız, ağlıyor. Ağlıyor ama gözünden bir damla yaş akmadan ve onlara bakıp, kendince bir şeyler söylüyor belki de.

Gelin...

"Gelinliklerden çok korkuyor," diyor yanındaki kadın. K'leri taşralılara mahsus şekilde kalın ve damağına iyice sürterek söylüyor. "Ben de böyle getirip alıştırmaya çalışıyorum işte."

Alıştırmaya çalışıyor.

Alıştırmaya çalışıyor, çünkü toplumun daha doğmadan ona biçtiği rolü yerine getirmesi, evlenmesi gerekecek küçük kızın.

Alıştırılması gerek, çünkü bütün hayatını üstünde bir herifin ağırlığıyla yaşayacak.

Alışması gerek, çünkü ne yaptığının, ne düşündüğünün farkında bile olmasa birileri onun bir dişi olduğunun farkında olacak.

Alışmak zorunda, çünkü bacaklarının arasından akacak kan ailesinin tek gururu olacak, sülâlesi bunun için aç kurtlar gibi uluyacak, senelerce bir birey olarak görmedikleri bu küçük kız döktüğü kan ile ancak onların gözünde bir onur kaynağı olacak, kendini ancak öyle gerçekleştirebilecek.

Alışmak zorunda, çünkü kimse onun gözünün içine bakmayacak, onu sevdiğini söylemeyecek, ona bir şey sormayacak ama o yine de her gece o kişinin altında bir nefis körleme nesnesi olarak görevini yapacak.

Alışması zor, ama yine de yapmak zorunda.

Shug Avery zavallı Celie’ye der: “Sanki üzerinde tuvaletini yapıyormuş gibi konuşuyorsun,” diye. “Ama ben öyle hissediyorum,” diye cevap verir Celie. Alice Walker ne güzel de anlatmıştır bu olguyu!

Genç adam hâlâ olduğu yerde dikiliyor. Kız artık susmuş durumda, sadece bakıyor ölü gelinlere. Kulağında hâlâ genç kızın, usta sopranolara taş çıkartacak kadar ince perdelerde gezdiği çığlığı. Kabaran kılları yavaş yavaş yerine oturuyor tekrar. Kız şimdi huzurla ve ilgiyle bakıyor vitrinin arkasındaki ölü gelinlere.

Gelin.

Genç adam yerinden hareketleniyor. Yürüyor pasajın içinde ama nereye gittiğini bilmiyor. Etrafına bakınıyor. Buraya kadar asalaklar gibi geldiğini hatırlıyor. Sürekli başkaları sayesinde yönünü bulduğunun farkına varıyor. Şimdi etrafında kimse yokken çaresiz kaldığını fark ediyor. Küçük kız hâlâ ölü gelinlerden gözünü ayıramıyor. Az önce çektiği acıdan eser yok yüzünde. Garip bir huzur ve özenç kendini apaçık gösteriyor bakışından.

Gelin.

Genç adam usulca tekerlekli sandalyedeki kızın yanına yaklaşıyor. Onun yüzüne bakabilmek için yanına çömeliyor. Küçük kız bu yabancıdan birden irkiliyor. Genç adam, onun on iki ya da on üç yaşında olduğunu düşünüyor yüzünden. Üzerinde eski bir hırka var. Ayağında ise ucuz bir kot pantolon. Genç adam, küçük kıza gülümsüyor. Annesi tedirgin oluyor haliyle.

"Feride, hadi gidelim kızım," diyor kadın tekerlekli sandalyenin kollarına yapışarak. Feride önce olumsuz bir ses çıkarıyor; gitmek istemediğini belirtiyor. Genç bu sefer ayağa kalkıp, yukarıdan bakıyor küçük kızın suratına. Gelinliklere bakıyor hâlâ Feride.

Gelin…

Kadın tekerlekli sandalyeyi alıyor ve uzaklaşıyor yavaş yavaş. Genç adam arkalarından bakıyor.

"Gelemezler," diyor fısıltıyla.

18 Şubat 2008

Türkçe FK ve BK

Sevgili dostum Utku'nun enfes kaleminden çıkan Düşyazı notlarını aktarıyorum;

* Fantastik kurgu, antik dönemdeki destan geleneğinin bir uzantısıdır ancak Tanrı'nın ölümüyle ruhunu yitirmiştir.

* FK, içinde yoğrulduğu kültürden beslenir ve onu yansıtır. Hem güneş hem aydır. Bir kaçış değildir, kaçmak kaybedene özgüdür oysa ki fantastik kurgu galibin, kahramanın yazdığı destandır.

* Ödünç bir can, kaybedilmeye mahkûmdur. Türkçe FK, Türk kültüründen beslenmelidir.

* Bilim kurgu, modern insanın destanıdır. Fantastik kurgunun ters yüz edilmişidir, ancak zıttı değildir. Tanrının yerini bilim, geçmişin yerini gelecek almıştır.

* Bilim kurgu ucuz edebiyat değildir, Modernliğin bir uzantısıdır.

* Bilim kurgu ışın tabancalı uzay çocuklarından çok Büyük Birader'dir, Morlocklardır, VALIS'tir.

* Alternatif tarih, zamana farklı bir bakıştır, üçüncü gözdür.

10 Ocak 2008

Düşyazı Ve Düşyazarları

Düşyazı; sevgili dostum, başarılı bir İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisi olan Utku Tönel ile giriştiğimiz ve hüsranla sonuçlanması muhtemel bir çalışma. Türk edebiyatında bilim kurgu ve fantastik kurgu gibi diğer alternatif edebiyat türlerinin üvey evlat muamelesi görmesine daha fazla dayanamadık ve işe bilim kurguyu insanlara tanıtma ile başlamaya karar verdik. Bunun için bilim kurgunun ustaları sayılan Phillip K. Dick, Hugo Gernsback, Robert A. Heinlein gibi isimlerin makalelerini çevirerek Türkçe'ye kazandırmaya, insanlara bilim kurgunun elinde lazer silahlarıyla koşturan insanların hikayeleri olmadığını anlatmayı seçtik. Bu çalışmamız;
1. Bilim kurguya giriş
2. Bilim kurgunun tanımı
3. Bilim kurgudaki genel kavramlar üzerine yazılar (ütopya, zaman yolculuğu, post-apokaliptik ortam vs.)
4. Bilim kurgu yazarı ve bilim kurgu yazmak üzerine
gibi konuları kapsamakta. Bu muazzam çalışmayı, umarım en kısa zamanda bitirip, Türk okuyucusu ile buluşturabiliriz//

06 Ocak 2008

Yazılacak Çok Şey Var

Bu bölümde de yazmayı düşündüğüm şeylerden biraz bahsetmek istedim (kim merak eder, orası ayrı).

Yılan Savaşları, post-apokaliptik bir Dünya'da kurgulanmış, en basit ihtiyaçlarını bile zorlukla gideren, köklerine dönmüş fakat entellektüel açıdan ilerlemesini kaybetmemiş, kendilerine yeni inançlar bulmuş olan iki farklı milleti anlatan bir roman olacak. Milletlerin birbirine olan bakış açısı, önyargılar ve bunların nasıl değiştiğini anlatmaya çalışacağım.

Cehennem Kapısı: İstanbul ise güzelim şehrimizin gizemlerle kaplı tarihine bir yolculukla yüzyıllar öncesinde yapılmış uğursuz bir anlaşmadan yola çıkarak, Aleister Crowley'e kadar ulaşıyor ve yasadışı dinbaz örgütlerin emellerini anlatıyor. Bütün bu karmaşaların ortasında kalan İhsan isimli gence ise bu karmaşayı çözme fırsatı veriliyor. Lâkin bunu yaparken Şeytan'ın hedefinde olduğunu bilmeyen genç adam kendisiyle ve hem ruhani hem de dış güçlerle mücadele etmesi gerekiyor.

Gaz Lambası Işığında Hikayeler: Hikayat-ı Ehl-i Dubara aslında bir roman değil, adından da anlaşılacağı gibi (Osmanlıca bilmeyenler de olabilir, hoş ben de bilmiyorum) sahtekarlık ustalarının bir tarihi. On yedinci yüzyıldan, günümüze dek olan bütün sahtekarlıkların nasıl da hayatımıza yedirildiğini anlatan ve yüzyıllardır aynı numaralara nasıl kandığımızı anlatan, biraz da Türk zekâsının önlenemez yükselişini irdeleyen bir hikaye derlemesi. Bu derlemeden ilk örneği Kızıl Celâlleddin'i bu blogda okuyabilirsiniz.

Yol, kısa adına yaraşan bir novella. Kişisel hayatımdan yansımaların fazla olduğu, bir yandan topluma karşı olan, bir yandan da ona hizmet etmek için her şeyi vermeye hazır, genç ve paranoyak bir komiser olan Kemal'in bir aile dostlarının cinayetini çözmeye çalışırken yaşadığı gidip gelmeleri ve kendiyle olan hesaplaşmalarını kendi ağzından aktardığı bir kitap olmasını planlıyorum.

Bütün hepsi şimdilik bu kadar. Umarım yeterince zamanım olur ve bu eserleri kazandırabilirim. Edebi kalın ;)